30 Eylül 2014 Salı

ŞİİR, ŞAİR, ÖLÜM, RUH


Önce şiir vardı, sonra şairler oldu, diyecek halimiz yok. Halsiziz çünkü. Yada bir halden bir hale dönüyoruz. Ama önce şairler var oldu, sonra onların şiirlerini öğrendik, diyebiliriz. Bu yanlış bir söz olmaz. Tıpkı doktorlar ve hastalar gibi. Önce hastalar ve hastalıkları var oldu, sonra tababet ve doktorlar  gelişti.
Peki ya ölüm söz konusu olunca? Şair mi ölür, şiiri mi ölür? Şiiri ölmeden şair ölebilir, şair ölse de şiiri ölmeyebilir   de diyebiliriz.

Bazen şiir kendini yazanı geçebilir. O kadar ki, bir konuşma sırasında hatip, işine yarayan dizeleri ezbere,  bir güzel okuduktan sonra, sıra şairinin ismini vermeye gelince, o ismi başka bir şairin ismi ile karıştırabilir. Burada şiir şairi geçmiştir. Böyle şiirler giderek,  çok yıllar sonra anonim haline gelme tehlikesi ile karşı karşıya  kalırlar.  
Sonuçta, sona kalacak olan şiir mi yoksa şairi midir? Bir şiir  varsa şairi de var olmalıdır. Ama insanlar, kendileri dışındakiler söz konusu olduğunda yapanlardan ziyade yapılanlar ile ilgilidirler. Konuşulmaya değer bir şiiri olmayan bir şair hakkında konuşuluyor olması için, şairin tuhaf şeyler yapıyor olması  lazım. Diğer yandan üzerinde konuşulmaya değer bir şiir bulduğumuzda,  şairini merak edebiliriz. Oysa tersi mümkün değildir. Yani ilgimizi çeken bir adamın şiirleri bizi hiç ilgilendirmeyebilir.
Peki ya ruh? Ruhu olan kim, şair mi,  şiiri mi? Bu sorunun cevabını aramaya ruh hakkında bildiklerimizden başlayacak olursak,  bir yere varamayacağımız çok açık. Ruh’u sadece biraz tahmin ediyor ve diyoruz ki, insan öldüğünde kendisi ile iletişimimizin kesildiği şey, çürüyen şey,  bedenidir. Ondan geriye kalan ve bedensel temasta bulunamadığımız şey de mevcut halimizle asla bilemeyeceğimiz ruhu’dur. O zaman, şu soru gündeme gelebilir: ruhu olan sadece insan mıdır? Yada ruhu olan sadece etten bir vücudu olan, içinde kan dolaşan ve bir gün bedensel olarak çürüyebilen canlıların hepsi ruhlu mudur? Çok daha ötede, eşyanın bir ruhu var mıdır?
Kolayca eşyanın bir ruhu yoktur, diyemeyiz. Çünkü bizlere,  eşyalara güzel davranmak emredilmiş. Her gün kullandığımız aletler bir gün iş görmez olunca, onları yere atmak, onlara tekme atmak güzel bir davranış sayılmaz. Diğer yandan buna maruz kalan eşyanın kalbinin kırılıp kırılmadığını da bilemeyiz.
O halde,  insanın bir ruhu varsa bunun nasıl bir şey olduğunu bilemediğimiz kadar, şiirin de bir ruhu olup olmadığını bilemeyiz.
Somut kavramlar bedenimize, soyut kavramlar ruhumuza aittir,  diyebiliriz. İnsanın eli sıcak olabilir, soğuk olabilir, sert olabilir, yumuşak olabilir. Ama insanın ruh hali, sevgi dolu, kızgın, küskün, arayış içinde, heyecanlı, sakin olabilir.
Böylece  her ne kadar halsiz olduğumuzu, bir halden bir başka hale dönüp durduğumuzu söylediysem de, şairin de dönüp duran bir ruh hali vardır ve bunu şiirine yansıtır. Bu sebepledir ki aynı şiirin dizeleri üzerinde daha sonra düzeltme yapmak isteyen şairler,  bunu yapmakta  zorlanabiliriler. Benzer manada,  aynı şiiri  tamamlamak üzere, farklı dizeleri farklı zamanlarda yazan şairler, kendilerine aynı ruh halinin gelmesini bekleyebilirler.   Bazen,  beklerken araya ölüm girer. Şair ölür ve şiiri yarım kalır. Bazen beklerken, beklenen ruh hali bir daha gelmez ve şiir ölebilir, şairi ölmeden. Bazen de şairler, önce kendilerine sonra da okuyucularına şiir vaat edebilirler, sadece başlık yazarak. Sayfa beyaz kalmaya devam edebilir, şair ölene kadar.
Nihayet,  şair ve şiir ölümlüdür. Hepsi de bu dünya içindir. Bu dünyanın şartları dolayısıyla doğmuşlardır. Farklı bir dünyada hiç kimsenin şiirini okuyasımız, hiçbir şiirin şairini göresimiz  gelmeyebilir.  Hatta şair,  eğer bulursa kendi ruhunu,  kendi şiirini beğenmeyebilir.  Belki de şiir yazmak,  şairin kendi  ruhunu aramasından başka bir şey değildir. Ruhunu, asıl “ben”ini arayan bir şair,  kendi için şiir yazmakla meşguldür. Onu bulduğunda yazmaktan vazgeçebilir. Başkaları için şiir yazmaya çalışmak  işi, şairin ruhunu bulması ile sonuçlanmaz. Başkalarının beğenisi için şiir yazmaya çabalayanlar   şair olamazlar,  yazılmış çok şiirleri olsa da.




23 Eylül 2014 Salı

NEDEN BAZI ORGANLARIMIZ ÇİFT DE BAZILARI DA TEK



İnsana bir yüz verilmiş. Böylece yüzümüzü bir yöne çevirebiliriz. İki yüzlü olmayı bu nedenle kınıyoruz. Bazen iki organın varlığı gerekli bazen de tek olmak daha uygun. Böbrekler gibi bazı organlarımız iki tane olmaları nedeni ile birbirlerinin yerine iş yapabiliyor. El ve göz gibi çift olan organlarımız,   yardımlaşabiliyorlar ancak hiç olmasalar da hayat devam edebiliyor. Buna karşılık tek olan organlarımızdan bazıları olmayınca hayat devam etmiyor: kalbimiz.

Tek olmak, vücudumuzda çok değerli olmak için yeterli bir durum değil. Mesela dalak adı verilen organımız tek. Ama bütünü ile çıkarılabiliyor. Apandis  veya kör  barsak denen organımız da tek ve apandisit olunca alınıyor.

Varlığı ile toplumsal hayata karışabildiğimiz ayaklarımız kesildiğinde yerine geçebilecek çok başarılı purotezler yapabiliyor insanoğlu. Ama  aynı durum bütün organlarımız için de henüz söz konusu değil.

Göz purotezi görmeye yaramıyor, el purotezi bir cismi tutmaya yaramıyor ama ayak purotezi bizi koşturmaya yarıyor.

Çok sayıda olan organlarımız da var: parmaklar ve dişler gibi.

Çift dilimiz yok, çift ağzımız yok ama çift kulağımız var. Dinlemelerimiz, konuşmalarımızdan daha çok olsun diye yorumlayanlarımız var  bunu.

Bir çok organ, bir çok alt birimden ve tabakadan oluşuyor. Bilmiyoruz bunların nedenini. Aynen elimize aldığımız cep telefonlarının ekranlarının arkasındaki tabakaları bilmediğimiz gibi.

18 Eylül 2014 Perşembe

BANA YANMIŞ SİMİT SATAN SİMİTÇİDEN İSMET ÖZEL'E

Nedense araba tırafiğinin yoğun olduğu yol kenarında simitçimiz oluyor. Otobüsler için ayrılan cebe yanaşıp simit alabilelim diye simitçilerimiz de ceplere yakın yerleşiyorlar.
Simitçi deyince aklımızda canlanan zengin bir insan değildir. Mesela 75 kuruşluk simit için 1 TL verdiğimizde 25 kuruş iadesini almayız. Bahşiş bırakırız ama bıraktığımız bahşiş satılan ürünün üçte bir bedelidir.
Ama bu simitçi bize yanık bir simit sarıp sarmalayabilir.
İşyerimize geldiğimizde anlarız simidin yanık olduğunu.
Bir daha durmayız oradan geçerken.
Simitçi bir süre daha orada durmaya devam eder.
Biz Türkler simidi ucuz olduğu için yemiyoruz. Seviyoruz. Antakya'nın simidi bile farklı. Yanında kimyon ve tuz veriyorlar.
Oysa simidi pişiren,  yakmamalı.
Yanmışsa bir kere,  satışa çıkmamalı.
Çıkmışsa bir kere,  simitçi onu bize kakalamamalı.
Tezgahında yanık simit bulundurmakta bir kötülük yok.
Onu belki hususen  bir almak isteyen olabilir.
Ama  görmeyen birine yanmış simit vermeyeceksin.
Vermemelisin.
Ondan sonra İsmet Özel bizi beğenmez tabi.
Neyimizi beğensin.
Sen simitçi, ben doktor,  hepimiz aynı naneyi yiyoruz.
Aşağıdaki fotoğrafı senin için çektim.

10 Eylül 2014 Çarşamba

İZLANDA VE HIRVATİSTAN'IN ORTAK BİR YANLARI VAR

Aşağıdaki yazıyı eskiden yazmıştım.
Dün gece maç seyretmedim ama sokaktaki sessizlik maçın iptal olduğu hissini verdirecek kadardı.
Okumanızı  isterim.


Bazen bir fikir beyan etmek o kadar zor olabilir ki. O kadar olur. Haydi şimdi gel ve de ki: "futbol maçları yasaklansın, televizyonlarda futbol ile ilgili haber ve purogramlar sınırlansın". Nasıl olacak bu? Ben bilmiyorum. Bu sabah gazete haberlerine göz atarken milli futbol takımımızı çalıştırdığı söylenen ve Türk olmayan bir Avrupalı adama, 3-0 lık Hırvatistan yenilgisinden sonra,  tek yanlı olarak  işine son verilmesi halinde 25 milyon yuuro tazminat ödemek zorunda kalacağımız da yazılıydı. Çok basit olarak şöyle düşünüyorum: Türk Milli Futbol Takımı'nın başına Hopaspor'u çalıştıran kişiyi de getirsen Hırvatistan maçının sonucu  farklı olmazdı. İtalya'nın  Başbakanı  istifa etti, Yunan  Başbakanı istifa ettirildi, gündeminizde yarım saat yer aldı mı? O ülkeler haritadan mı silindi? Bu gece bizim başbakanımız ölse yarın bu ülkede her şey duracak mı? O kadar çok hayır içeren cevaplı sorularım var ki. Mezarlıklar vazgeçilmez olduğu söylenen insanlarla doluymuş.
Bir devlet nasıl oluyor da güç bela yetiştirdiği kıymetli bir memuruna en fazla 3000 TL maaş verebiliyor ama bir futbol antrenörüne 25 milyon yuuro verebiliyor? Ben bunu anlayamıyorum ve anlamam da mümkün değil. Milli takım teknik direktörü  en azından cumhurbaşkanından niye fazla para alabilir ki? Yani burası bir devletse eğer? Cerrahi purofesörü yaptığın bir adama "al kardeşim şu kadar para ister çalışırsın ister çalışmazsın" diyorsun da futbolculara niye demiyorsun? Oynamayan oynamasın. Ben sadece Tırabzon ve Hopa'dan   dünyadaki bütün futbol takımlarına karşı galibiyetler alabilecek  futbol ekipleri çıkarılabileceğini adım gibi biliyorum. Muhtemelen Birezilya'nın bütün arka mahalleleri süper futbolcularla doludur.
Hastanedeki hemşire akşama kadar kan ve cerahat içinde onlarca kişinin hayatını sağlıklı kılmak için yorulacak vereceğin para ikibinlira ancak edecek, bir öğretmen çocuklarımızı yetiştirip adam edecek vereceğin aylık para binsekizyüz lira zar zor yapacak, bir polis memuru akşama kadar ruh hastası-kişilik bozukluklu yüzlerce insanın taşkınlıklarına karşı bedenini siper edecek ki sıradan insanların hayatının düzeni bozulmasın sen de ona devlet olarak ikibinlira maaş vereceksin. Sonra? Sonra Avrupa'dan getirdiğin bir sıradan futbol adamına 25 milyon yuuro vereceksin. Nasıl?
Bir şey söyleyeyim: eğer gerçekten Allah yoksa, bir ahiret hayatı yoksa, gerçekten boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun hakkı sorulmayacaksa, bu dünyada  kimseyi kınamaya gerek yok? Herkes yaptığında haklıdır. İçimize bir takım genetik özellikler yerleştirilmiş. Kimimiz biraz fazla bencil, kimimiz kıskanç, kimimiz saf, kimimiz doğuştan meningomiyelosel ve felç, kimimiz  doğuştan şaşı, kimimiz doğuştan sağır, kimimiz topal, kimimiz  doğuştan marlinmonre, kimimiz doğuştan Bayram Paşa, kimimiz de Nefi...
Diyecek bir şey yok yani. Yok.
Yok ve hava soğuk. 
Deprem enkazı altında kalan gazeteciler  var. Onların İstanbul'daki patronları var. 
Eşkiyalık yapmaya adanmış ömrü olan insanlar var.
İnsan ömrü bu. Yazıktır. İnsana sunulan belki de en güzel armağan yaşamak şansı. Hiç olmadığını düşünsene? Yoksun yani. Hiç olmamışsın. Ne kadar kötü. Her şeye rağmen iyi ki bir hayatın olmuş.

Bilmeyenlere ilave edeyim, dün gece Türk Milli Futbol Takımı İzlanda'ya da 3-0 yenilmiş. Erman Toroğlu soruyor Fatih Terim'in aldığı para ile İzlanda'nın başındaki adamın aldığı paraların ne kadar olduğunu ve de ekliyor: "bu da size ..."

9 Eylül 2014 Salı

YILIN OTUZYEDİNCİ HAFTASINDAYIZ

yılın otuzyedinci haftasındayız
sayıların önemi nedir
bütünü ile önemsiz olmasalar da
mesela Tanrı için bir gün bizim hesabımızla 1000 yıl yapıyormuş
ne işimize yarayacak şimdi bu bilgi
her gün işe yarar şeyler mi yapıyoruz
bir işe yarıyor mu yazdıklarım
ama her gün yiyoruz
her gün içiyoruz
içtikçe içesimiz geliyor
yedikçe yiyesimiz
insanlar düğün yapıyorlar
sünnetin de düğünü var
düğünlerde paralar toplanıyor
altınlar
sonra dünürler kavga ediyorlar bölüşmek için
azıcık insafı olanlar
nişanın toplananlarını  kız tarafına
düğünün toplananlarını  oğlan tarafına veriyorlar
bir  meslektaşım eski bir kitabım hakkında yazı yazıyor
bir edebiyat dergisinde
bir akrabam "boşta gezen pıratisyenmiş" diyor
doluda gezen pıratisyen kim
boşta gezenleri saymaya nereden başlasak
bilen var mı
mesela
caminin maaşlı hocası
camiye gitmiyor namaz vakitlerinde
su tesisatçılığı yapıyor
köyün cemaati kavga ediyorlar kendi aralarında
sen okumalıydın
sen kıldırmalıydın diye
birbirleriyle
ama imam caminin lojmanında da oturmaya devam ederek
inatla gitmiyor camiye ve
okumuyor sabah ezanını
gençliğinden beri sakallı bir tüccar
malikanesini gezdiriyor bana
annemde ve bende bir yüz rengi değişmesi meydana geliyor
oğlum sen ne halt yemeye okudun
anne beni ne halt yemeye okuttunuz
der gibi bakıyoruz  birbirimize
yaş pastanın yanında sunulan
eriklerden yiyoruz
mürdüm
bir yararı yok
ve olmayacak
ölecek sevgili eşin
ve sen yeni bir kadınla evleneceksin
birlikte yaşarken
herkesin karısı canının yarısı, benimki tamamı
demiş olsan da


4 Eylül 2014 Perşembe

YUSUFELİ-HAMALLAR-OFİS-ADNAN MENDERES-BABAM

Babamdan dinlediğim hatıraları arasında bir tanesi var ki, devlet, siyaset ve halk ilişkilerini çok gülünç ama aynı zamanda acı bir şekilde ortaya koyar.
Demokrat Parti iktidarda ve başbakanımız da Adnan Menderes iken bir gün Yusufeli ilçesine bir kaç kamyon buğday gelmiş. Fakat Ofis Memurluğu düzeyinde bu olay şaşkınlık yaratmış. Çünkü depolar doluymuş zaten. İhtiyaç yokmuş. Sonradan anlaşılmış ki, ilçemizde çalışan ve mesleği hamallık olan, esas olarak da bu Ofis'e gelen buğday çuvallarını boşaltmakla geçimini sağlayan şahıslardan birinin, epeydir depoların da dolu olması sebebi ile gelen giden, boşalması gereken kamyon olmadığı için gelirinde azalma olmuş. Bunun üzerine başbakanlık makamına telgıraf çekmiş. "Burada buğday ve un yok, vatandaş  açlıktan kırılıyor" diye. Başbakan bey de kimselere  danışmak ihtiyacı duymadan talimat vermiş ve kamyonlar Yusufeli'ye gelmiş.
...
Babamın olayları algılama ve yorumlama biçiminin güzel olduğunu hatırlıyorum.
Babam da, hamallarımız da başbakanımız da rahmetli.
Yusufeli ilçesi baraj altında kalmayı bekliyor.