26 Haziran 2016 Pazar

BEN 22 YAŞIMA KADAR ÇOK MUTLU BİR İNSANDIM


Bir Boşnak köyünde iftara davet edildim. Bu yıl Ramazan ayında hiçbir  iftar davetine icabet etmediğim halde bunu kabul ettim çünkü tedavi ettiğim bir hastam beni davet etmişti. Her yıl geleneksel olarak  sadece bir akşam, ortalama 500’den fazla kişinin katılımı ile iftar yapıyorlarmış köyde. Bu kadar çok sayıda Boşnak vatandaşımızı da ilk kez bir arada gördüm.  Hepsi de güzel ve kibar insanlardı. Yüzlerinden  temizlikten başka bir şey okunmuyordu. Değişik meslek guruplarından ve başarılı, çalışkan insanlar  bir aradaydılar.
Etrafta Gürcü köyleri de var. Hepsi de Türk Bayrağı altında huzur buldukları için buralardalar ve komşu köyler halinde yerleşmişler.  Birbirleri ile ufak tefek sorunlar yaşamış olsalar da komşuluk ilişkileri sağlam ve birbirlerini tanıyorlar.
Benim hastam 16 yaşında bir delikanlı. Onu ameliyattan sonra 6 ay geçmiş olarak gördüğümde yüzüne neşe yansıdığına şahit oldum ve benim de içimi sevinç kapladı. Boynunda  muskuler tortikollis dediğimiz doğumsal bir hastalık vardı ve  başı bir yana eğik, yüzü karşıya dönük olarak arkadaşlarının arasında bulunmak en çok onu üzüyordu. Tabii ki hareketlerinde kısıtlılık olması da önemliydi ama ona bir şekilde alışmıştı.
Her neyse. Babasının sözleri şöyle başladı: “hocam sen benim çocuğumu ilk görüp de ameliyat edeceğini söylediğinde ben eve dönene kadar sevinçten hep ağladım. Çünkü ben bunu senin çalıştığın hastaneye   altı kere  getirdim. Düzelmez dediler. Zor dediler. Tahlil yaptılar. Bir türlü ameliyat etmediler.”
Gerçekten mi, dedim, bilmiyordum.
“Gerçek tabii hocam” diye devam etti. “Ben 22 yaşıma kadar çok mutlu bir insandım. Çobandım. Dağlarda ve hayvanlarla beraberdim. Yirmiiki yaşımdan sonra insanların arasına karıştım ve çok mutsuz oldum. Hastaneler ve doktorlar bundan ırak değil. Sol gözümü ben doktor hatası ile kaybettim ama şikayetçi değilim benim kaderimde varmış bu. Yirmiiki yaşımdan sonra hayatımın neşesi kayboldu. Bursa’dan Muğla’ya yürüyerek beş sefer gitmişliğim ve gelmişliğim  var benim, çobanlık günlerimde”.
Yine,  gerçekten mi,  demek zorunda kaldım.
O bu kez soruma cevap vermedi ve “size her gün dua ediyorum” diyerek bakışlarını uzaklara çevirdi. Gözlerinin dolduğunu  ve ağlamaklı olduğunu hissettim. O bir baba olarak konuşuyordu. Bu köyden bizim hastanemize altı kere oğlunun elinden tutmuş ve gelmişti. Ne umutlarla. Kimbilir. Ve kimbilir hangi alicengiz oyunlarıyla yardımcı olmamıştık. Hangi doktor dese ki alicengiz sensin, kabul ediyorum.
Çaylarımız geldi. İçtik ve ayrılma vaktimiz geldi.
Ama ben bu yazıyı böylece bitirmeden iftarda  şahit olduğum bir şeyi daha anlatmak istiyorum.
Köy meydanına girip de sıra yerimize oturmaya gelince ben rastgele bir yere oturdum. Yanıma da birkaç kişi oturdu ki arkamızdan masaya Boşnak böreği servis edildi ama üzerleri naylonla kaplıydı ve diğer masalarda yoktu. Ben arkadan geleceğini tahmin ettiysem de yanıldım. Meğer bizim oturduğumuz masa purotokol masasıymış ve  ilçe kaymakamı başta olmak üzere bazı bürokratlara ayrılmışmış. Neyse beni ve  bazılarımızı yerimizden kalkmış olmamıza rağmen yeniden  aynı yere  oturttular ve börekleri de sol başa taşıdılar. Bizden sonra bizim masamıza oturanları kaldırıp yerlerini değiştirdikleri oldu. Bu hareket kırıcıydı ama yapabileceğim bir şey yoktu. Şimdi bakın burada üzücü olan şu: iyilikte birlik olmak yerine kötülükte birlik olmayı seçiyoruz. Nasıl mı? Şöyle: herkesin oturacağı yer aynı şartları haiz kılınabilecekken, yerler eşit düzenlenmiyor ve sonra oturmuş insanların yerlerinden kaldırılmaları hususunda o kişinin kimliğine bakmaksızın aynı davranılıyor ve  kaldırılıyor. Çünkü tanışırken öğrendiğim kadarıyla yerlerinden kaldırılanlar arasında çok başarılı iş adamları da vardı. Son derece alçakgönüllü davrandılar ve bir tek  kelime etmediler.
Buna karşılık kaymakam beyin ağzından bazı kelimeler çıktı o gür sesiyle: “bu börekten bizim hanıma da götürün”.
Kot pantolonu ve ona uydurulmuş sıpor bir ceket  ve gömlekle köye gelen, eşi ve diğer yakınlarının yüzlerinden  aslında buralara  lütfen geldikleri okunan kaymakam beyin eşi meğer Boşnak böreği yiyecekmiş.
Şimdi burada ben bu olaya şahit olacak kadar yakın bulunduğum için mutlu oldum ama, bu Müslümanlar neden bir börekle bile olsa ayrımcılık yolunu seçmişler ki? Herkese veremeyeceğin böreği masaya niçin getiriyorsun? Üstelik bu Ramazan iftarı değil mi?
Zor iş Müslüman olmak.  Zor iş doktor olmak.  Zor iş kaymakam olmak.
Zor iş insan olmak.
Şehre dönüp anneme uğradığımda, aslında oruç tutmayan bir akrabamın iftar davetinden geldiğine de şahit oldum.
Haziran bitmek üzere. Sıcak. İkibinonaltı.

21 Haziran 2016 Salı

BİR OKKA DÖRTYÜZ DİRHEMDİR

Rahmetli dedemi ben hiç görmedim. Annemin anlattığına göre dedem, kullandığımız ağırlık ölçüleri olan okka, dirhem gibi kavramların kaldırılıp yerlerine kilo gıram gibi birimlerin sokulması sırasında epey zaman sinirli gezmiş. Kızarmış. Nerden çıktı bu kilo milo diye.
Bazen kendimi bazı yönlerden dedeme benzetiyorum.
Göz göre göre bize bazı kötülükleri yapıyorlar ve biz de karşı durmaya çalışıyoruz.
Oysa bir ülkenin ağırlık birimi okka ise okkadır, sana ne? Niye değiştiriyorsun? Ne kadar acımasız ve ne kadar kalpsiz.
Ya kabul edenlere ne demeli.
Bir okka  1280 gırama denk geliyor. Veya 1 kilo 0.78  okkaya denk geliyor.
Bir şeyi okka ile alınca 1 okka 1 kilodan ağır olduğu için olsa gerek,  dedem kilo ile almalar başlayınca, alınan miktarların azalmasına da kızmış olabilir.
Dedemin kırılmış kalbinin üzüntüsünü kapitalizmden geri alarak giderebilecek miyiz?
Bir dirhem de okkanın 400 de  1'i.
Okka Altına Gitti Okka başlıklı yazısında Hacı Şahin şöyle demiş: "Okka altına gitmek lügatte haksız yere ezilmek, bir ceza ve zarar görmek olarak tarif ediliyor. Okkanın başına gelen  de tam bu cinsten bir şey."

17 Haziran 2016 Cuma

YİNE BİR 17 HAZİRAN

Bugün benim doğum günümdü.
Hatırlayan ve kutlayan tüm eş-dost  ve sevenlerime teşekkür ederim.

Sabah girdiğim ameliyathaneden saat 16'ya gelirken çıktım.
Bir bacağı diz altından kesilmiş bir  beyefendiye ikinci bacağını da diz altından kesmek gerekliydi. Bir başka hastamız  motor bisiklet kazası sonucu bacağını kaybetmekle yüz yüze olan bir delikanlıydı.
Diğer hastalarımız biraz daha sıradan sorunlara sahiptiler. Hepimiz iyi çalıştık ve ameliyatları sorunsuz bitirdik. Oruç tutan ve tutmayan arkadaşlarım var.

Sıcak ve aylardan Ramazan.
Televizyon ekranlarını süsleyen iftar öncesi purogramlarda dini bilgilerle donatılmış oldukları öngörülen insanlar her gün bir başka yumurta yumurtluyorlar. Meddahlar gibiler.
Bir vakitler orta oyuncular varmış. Bu hocaları  bazı yönleri ile onlara benzetiyorum.
Mesela ısrarla peygamberimizin sağ elini kullandığını vurgulayan bir hocanın aklına sağ eli kesik bir insanın varlığı  veya doğuştan sağ eli olmayan bir gencin varlığı  gelmiyor bile.

Gazeteler bize sunacak haber bulamıyor olsalar gerek; hangi zengin artistin hangi çocuğuna kaç paraya ne hediyesi aldıklarını yazarken  benzer gazetenin diğer yaprakları arasında şehit haberleri veriliyor. Zafer işareti yapıyor, biricik ömrünü bir hiç uğruna  yok edip başka insanlara da zarar vererek   canlı bomba olarak ölen kız çocuğunun akrabaları  başka fotoğraflarda. Sıpor sayfalarını  hızlı geçsek bile hepsine birden bakabilme sabrımız ölçülüyor mu  desek ne  desek.

Bugün benim doğum günümdü.
Farklı bir dünyada doğsaydım farklı şeyler yapabilirdim. Cennette doğamayacağımı anlamış bulunuyorum. Buna gerek de yokmuş. Fakat  dünya bu kadar genişken, bu kadar yer varken üretecek ve yaşanabilecek, bu birbirimize dar etme uğraşı en çok bana ıstırap veren, beni agonik bir duruma sokan.

Hepsi geçici, onu da anlamış bulunuyorum. Değilmi ki geride kalan  53 yıldan elimde  tuttuğum  bir şey yok. Acıları, korkuları ve sevinçleri ile hepsi bitmiş. Yaşadığım bunca şeyin hiçbirini öngörememiş bana,  bundan sonraki yaşantımda, ölümümü takiben diyelim " gir şu tünele bin sene yürüyeceksin burada " deseler ne yapacağım? O tüneli kabul etmemek şansım mı varmış. Dün gece sahurdan sonra anlayabildiğim şey bu oldu. Bir süre uyuyamadım.

Sabah,  kuş sesleri  tabiatı güzelleştirmeye inatla devam ediyordu. Güzel ötebiliyorsan sen de öt bırak gerisini,  dercesine.

Bugün benim doğumdu. Bu sayfayı okumak nezaketinde bulunduğunuz için size teşekkür  ederim.

 

11 Haziran 2016 Cumartesi

AYAK AĞRISI VE PİLASTİK CERRAHİ ve THOMAS GEORGE MORTON

Bir pilastik cerrahi uzmanına bazen tuhaf karşılayabileceğiniz konsültasyonlar yapılabilir.
Mesela açıklanamayan bir ayak ağrısı bunlardan biri olabilir.
Bir tuzak nöropatisini aklına getiren nöroloji uzmanı hastayı pilastik cerrahi doktoruna yönlendirebilir. Tabii ki aynı hasta beyin ve sinir cerrahisine ve ortopedi ve tıravmatoloji uzmanına da gidebilir.
Morton nöroması veya Morton metatarsaljisi denen bir tablo var. Amerikan iç savaşı yıllarında doktorluk, cerrahlık ve çokça hastane yöneticilikleri yapan, babası da anatomi profesörü olan Thomas George Morton tarafından tarif edilen bu tabloda,  ayakta ve özellikle 3. parmak aralığında yerleşen sinir tümörü oluyor. Tümör kanserle ilişkili olmayan sinir büyümesi şeklinde.
1876 yılında bu tabloyu tarif ettikten sonra 1903 yılında koleradan ölen Morton'u takdir etmemek mümkün değil. 2016 yılındayız kaç tanemiz yeni bir hastalık tarif edebilecek durumdayız. Hepimizin aklından geçen daha pahalı evlerde oturmak ve daha pahalı arabalara binmekten başka bir şey miymiş?