26 Şubat 2015 Perşembe

ŞİŞMAN OLMAK, SIPOR YAPMAK, ZAYIF OLMAK

Şişman olmak hoşumuza gitmiyor. Zayıf olmayı da iyi bir yere koymuyoruz. Orta bir hal istiyoruz. Fakat şişmanlara da zayıflara da ihtiyacımız var bunu da bilmeliyiz. Yani dünya tümden zayıf insanlarla, tamamıyla şişman insanlarla zaten dolu değil ve olmayacak. Çeşitli oluş,  sadece renklere ait değil. Renklerin varlığı bize şu mesajı veriyor:  çeşitlilik olacak. Farklılık olacak. Dünyadan şişmanlığı kaldırmak,   mesela pembe rengi kaldırmaya benziyor.

İnsanlar nasıl şişmanlıyor ve nasıl zayıflıyorlar?
Bu soruya tek cevap vermek de mümkün değil. Metabolizmalarında bozukluk olup da devamlı olarak şişmanlayan insanlar da var. Günün birinde yapılan tahlillerinin sonucunda mesela hipofiz bezinde tümör çıkabiliyor.

Sigara içen insanlar var sigarayı bırakmaları ile  kilo almaya başlıyorlar.

İçki içen insanlar var kilo alıyorlar. Sürekli sarhoş gezip bir gıram kilo almayanlar da var.

Sıpor yapıp zayıflamaya çalışanlar var. Diyet yapıp zayıflamaya çalışanlar var.

Sıpor yapmak sağlam ve zinde bir vücuda sahip olmak için iyi.

Çok yemek iyi değil. Çok yediğimiz için kilo aldığımızı düşünüyorsak az yersek zayıflayacağımız kesin. Sıpor yapmadığımız için kilo aldıysak sıpor yaparsak zayıflayacağımızı ümit edebiliriz.

Genel olarak yaşama biçimleri şeklimizi belirliyor. Son 21 gün nasıl yaşadığımıza bakarsak, bundan sonrasının ne olacağını öngörebiliriz.

Gerçekten zayıflamak ve zayıf kalmak isteyenler bunu becerirler. İnsanoğlu neleri becermiyor. Zayıflamak nedir. Ama diğer yandan hem alışkanlıklarımızdan vazgeçmeyip hem de onlarla uyuşmayan hayaller kurmak olmaz. Olmuyor.

15 Şubat 2015 Pazar

KENYA ve KESTEL

Fakültemizde okumak üzere başka ülkelerden gelen öğrenciler var.
Ana dilleri Türkçe değil ve çok güzel Türkçe konuşuyorlar. Gayret etmişler.
Gayret ediyorlar.
Başka bir ülkede bulunmanın ne anlama geldiğini bilmeyenlerin çok ilgisini çekiyor olmasa da benim çok ilgimi çekiyor bu insanlar.
Onlar için bir şeyler yapmalıyım ve yalnız hissetmemeliler kendilerini.
Geçen hafta Kenya'lı iki sıtajyer doktoru alıp çağ  kebap yemeğe gittim.
Altı yıldır buradalar ve  bugüne kadar hiç yememişler.
Bu da çok normal.
Ama bir yönüyle de tuhaf.
Şimdi bana bazen Japonya hakkında soru soran insanlar oluyor. Sanki ben Japonya uzmanıymışım gibi. Demek ki bana da bir yemek adı sorsanız Japonya'dan bilmiyor olmam çok doğal olacakmış.
Bu arkadaşlar 6 yıldır  buradalar ve köfte çeşitlerimizi de sayamazlar.
Sadece yemekler değil, mesela Bursa'da Ankara yönünde son tiren istasyonu Kestel'de. Kestel diye yazar dolmuşların ve otobüslerin üzerinde. Maldiv Adaları'ndan buraya gelen arkadaşıma sordum: "Kestel ne demek biliyor musun? İstersen  bir de Türk arkadaşlarından yardım al, bakalım bilen var mı?"
Bir hafta sonra cevap geldi: "hocam arkadaşlarım da bilmiyor".
Yazayım.
Kestel küçük kale demek.
Bu bilgi Ferit Develioğlu'nun sözlüğünde yok. Ama başka bir sözlükte vardı.
İngilizce'de castle diye bir kelime var, onunla da ilişkili olabilir.

9 Şubat 2015 Pazartesi

ABDÜLKERİM BULGURCU'NUN VEFATI

Geçen hafta sonunda Antakya'da Abdülkerim Bulgurcu vefat etti.  
İyi düşünen, güzel düşünen, sabırlı, vefalı ve cömert bir insan olan Abdülkerim Bey'e Allah'tan rahmet yakınlarına sabır dilerim. İnsanların başlarına gelecek şey, insanların yaşayacakları hayatla ilgili olarak, belirleyicilik hususlarının  ne kadar az olabileceğini  ondan öğrendim. Cep telefonu sayesinde hemen her gün birbirimizin  halini hatırını  sorabildik. Cep telefonunun yararları sayılırken bu tür olaylar da  hatırlanmalı. Bazen insanların dünyadaki temasları telefonla sınırlı olabilir. Bazen sadece internetten e-mail beklemekle.
*
-"hocam, bir şey sorabilir miyim?"
-"Efendim."
-"Efendi olasın. Var mı bir gelişme."
-"Şimdilik yok ama, yarın bile olabilir. Dünyada tıpla ilgili gelişmeler çok hızlı olabiliyor."
*
Bir kadına asla hamile kalamayacağı söylenmemeli.
Bir hastanın ne zaman öleceği tahmin edilmemeli.
*
Güle güle Abdülkerim bey.

3 Şubat 2015 Salı

VAKİMİ UNTEN


VAKİMİUNTEN

Bu yukarıya yazdığım kelime Japonca’da  脇見運転 diye yazılıyor.  Başka bir şeye yan gözle ilgi gösterirken araba sürmek anlamına geliyor.

Bir dilin zenginliği adına hayranlık uyandıracak kadar güzel bir örnek. Büyük sözlükte bu kelimenin yanında sıralanan örnek cümleler ise,  “sakın vakimiunten yapma” şeklinde.

Bizler burada araba kullanmak üzere yollara çıkınca sağımızdan ve solumuzdan cep telefonu ile mesajlaşan, konuşan çokça insan görebiliyoruz. Hele kalabalık şehir merkezlerinde tırafiğin yavaşladığı anlarda hemen bir çoğumuz pirensiplerimizi delebiliyoruz.

Cep telefonu!

Araba!

Sevdiklerimiz!

Arabada  60 km hızla giderken, 1 saniyede 17 metre yol alıyoruz. Demek ki 1 saniye önümüze bakmadığımızda arabamız 17 metre yol almış oluyor. Ha uyumuşsun ha başka bir yere bakmışsın.

Derste cep telefonu ile meşgul olan talebe, arabada cep telefonu ile meşgul sürücüden çok farklı değil.

Kendi bir yerde, aklı bir yerde insanlar. Modern zamanların aceleci inanları.

Acele işe şeytanın karıştığını artık söylemiyoruz bile. Ama yine de şeytan bize karışmaya devam ediyor.

24 Ocak 2015 Cumartesi

PAUL SİMON VE BEN, BİR DE İSMET ÖZEL, BİR DE HALAM


Derslerime başlarken talebelerime soruyorum : “Pol Saymın’ı tanıyor musunuz?” diye. Hayır diyorlar. Ama şarkısını dinletince “bu melodiyi duymuştum  diyenler çıkıyor. Seviniyorum.

Halam, gecekondularından apartman dairesine geçtiklerinden beri, kuymak dediğimiz tereyağında peynir eritmek şeklinde olan yemeğimize, daha çok margarin daha az tereyağı katar oldu. Artık inekleri yok. Tereyağı ve ceviz içinin fiyatı, petrol, dolar ve altından farklı bir borsada yükselmeye devam ediyor.

Ben, bütün imkansızlıklara rağmen, çalışkan ve fedakar hemşire ve yardımcı hizmetli çalışma arkadaşlarımın sayesinde bazı hastalara yardımcı olmaya devam ediyorum.

İsmet Özel, “ben insanlara yardım ederek  büyük servet  yapan  doktorlar  da  tanıdım” diye yazdı.

Paul Simon, ‘the sound of silence’ adlı şarkısını  bestelediğinde bu kadar çok dinleneceğini, bu kadar değişik ülkede dinlenebileceğini, bu kadar çok sayıda değişik biçimlerde modifiye edilerek  yeniden seslendirileceğini   tahmin edemeyecek kadar gençti. Çocuk gibi bir haldeymiş,  o şarkıyı yaptığında. Çok temiz bir yüzü varmış.  

Halam, elli yıldır göç ettikleri bu şehirde, yerleştikleri o bağlık ve bahçelik alanın bir gün bu kadar çok sayıda beton buloklarla kaplanacağını hayal edemezdi. Esmer ama temiz bir yüzü vardı.

Ben, halamlar bu şehre göç ederken, Paul Simon bestesini dünyaya sunarken bütün bu olanlardan habersiz, geceleri altını ıslatan  bir çocukmuşum. Beyaz ama temiz bir yüzüm varmış. Firdevs Teyze yaramazlık yapan mahalle çocuklarına beni örnek gösterir ve “ aha bu Zeki Müren gibi olun” dermiş.

İsmet Özel, katıldığı şiir yarışmasında kendisine   ödül verilmemesine rağmen sunucu Jülide Gulizar’ın “İsmet Özel kim?” sorusuna muhatap olmuş.  Yüzü belli ki  o salondaki herkesten daha güzelmiş.

Paul Simon epey yaşlanmış olsa da ‘the sound of silence’ adlı şarkısını  daha bir içtenlikle icra ediyor. Gitarın tellerinden çıkan notalar aynı olsa da, yüz mimiklerindeki olgunlukla birleşince onu daha çok seviyoruz.

Halam, epeyce yaşlanmış olsa da bize kuymak  ve çay yapmadan edemiyor. Çayını çok seviyorum.

Robert M. Goldwyn’den “sadece  düne ait cerrahiyi bugün iyi icra ediyor olmak  yeterli değildir”i okuduğum günlerde, Erkin Koray’ın Mezarlık Gülleri kitabında da “tam ben oldum derken, notalardan yeniden başlamalı” tavsiyesini de okuduğum için  sıkıntılı ameliyatlarda bile bir  ferahlık hissediyorum. Ameliyatları seviyorum.  

İsmet Özel, “Oysa Türkler göze girmeği vazgeçilmez bir haslet sayarak Türk oldular”  diye yazmış son yazısında. “Çalışanların kazançları gasp edilmedikçe silah ticareti yürümez” demiş. İsmet Özel yazılarını  eskiden olduğundan daha çok seviyorum.


Güneş açtı.

ŞİŞMANLIK BÜTÜNÜ İLE ZARARLI DEĞİLDİR

Gazeteler  ve  televizyonlarda gördüğümüz, dinlediğimiz  çok sayıda  akıllı ve gösterişli insanlar bizlere şişmanlığın kötülüklerini anlatıyorlar. Zayıflamanın yollarını öğreten, diyet yapmak hususunda yeni yöntem keşfeden çok sayıda insan tanıdık. Zayıflamakla ilgili yazılan ve en çok satan kitaplar listesinde yerini alan çok kitap oldu.

Şişmanlık olmasaydı bunca aktivite olmayacaktı. Bazı insanlar şişman olmasalardı biz bunlar üzerine araştırmalar yapmayacaktık. Kitaplar, televizyon ve radyo purogramları olmayacaktı.

Önceleri,  iyiyi tarif edebilmek için kötüye ihtiyaç olduğu söylenirdi. Zayıf bir bedeni tarif etmek için de şişman bir bedene ihtiyaç yok mu?

Bazı insanlar şişman olabilirler, bazı insanlar şişmanlamak, biraz kilo almak için o kadar çok yemelerine rağmen  kilo alamayabilirler. Benzer şekilde bazı insanlar da gerçekten "ne yeseler yarıyor" olabilir. Çok değil bir kaç sene içinde bizlerin "kilo almaya engel olan bir gen ve enzim"  sahibi olduğumuzdan söz edebilirler. Yağların kolay depolanmasına yol açan bir enzim veya gen de niçin olmasın.

Şişmanlık yok edilmesi gereken bir olgu değil. Şişman insanlar mutlaka olacak. Yememiz için bunca şeyi üretenler aynı zamanda bunları satın almamızın aleyhinde de puropaganda yapmıyorlar ya. Üretiyorsan satmak için. Sunuyorsan yemek için.

Şişmanlık dolayısıyla satılan zayıflamaya yardımcı kondisyon aletlerinin üretilmesi, satılması, taşınması bile ciddi bir ekonomik pazar yaratmıyor mu?

Acıkmadan yemeyi öğretmişsin, zayıf ve gösterişli olmamızı da sen istiyorsun. Olamadığımızda da depresyona giriyoruz, ona da ilaç satıyorsun. İyi vallaha. Bu adına dünya sistemi, kapitalizm dedikleri şey epey akıllı.

22 Ocak 2015 Perşembe

CHARLES EUGSTER

Ünlü bir yazar değil.
Ünlü bir artis değil.
Ünlü bir sıporcu değil.
93 yaşında yaptığı bir konuşmanın video kaydını izledim.
Bizlere erkenden emekli olmak suretiyle insanlığa ve kendimize nasıl yazık ettiğimizi söylerken,  her yaşta kasları kuvvetli bir vücuda sahip olabileceğimizi anlatıyor.
Bunun için de çalışmaya devam etmemizi, beslenme alışkanlıklarımızın güzel olmasını,  bir de düzenli sıpor yapmamızı öneriyor.
Konuşmasının en  duygusal cümlesi kanımca şuydu:
"I HAVE LITTLE TIME TO TELL YOU MORE"
Yemekten göbeklenmiş Müslümanlar başta olmak üzere herkese izlemelerini  tavsiye ederim.

20 Ocak 2015 Salı

DERSTE CEP TELEFONUNDAN MESAJ ÇEKEN TALEBE

Yaşamak üzerine kafa yormaya değmeyebilir. Fakat insanın bunu anlaması bile belli bir  kafa
gerektirecektir. Derste hocasını dinlemek yerine cep telefonu ile ilgilenen bir talebemiz olursa ne yapmalıyız? Aklı dışarıda kendi derste bir talebe.

Aklı başka yerde kendi başka bir yerde erişkin insanlar da olabilir. Bir mecburiyetin uzantısı sonucunda  bazı insanlarla beraber olabiliriz ama aklımız başka bir yerde olabilir değil mi?

Mesela bir kurumda çalışıyor olabiliriz ve çok da gerekli olmayan bir toplantıya mecburen katılmamızı istiyor olabilirler.

İnsanın  bir yerde bulunmak mecburiyetinde kalıyor  olması,  hapishanede bulunuyor olmasından çok az farklıdır.

Dünyada ve en çok da kendi etrafımızda insanlar öldürülüyor. Silah çöplükleri var etrafımızda. Yine de televizyonlar   eğlence purogramı yayınlamakta bir sakınca görmüyorlar. Eğleniyor insanlar. Lokantalara gidiyorlar.

Bir edebiyat dergisinde  birbirlerine kıyasıya eleştiri yazıyor insanlar. Bir bilimsel dergide bir editör inatla bir bilimsel  yazıyı  red etmenin yollarını arıyor. Bir bilim adamı başka bir bilim adamının makalesine atıfta bulunmamak için zorluyor kendini.

Ralp Waldo Emerson  "neyi yapmaktan korkuyorsan onu yap" diyor.

Werner Heisenberg diyor ki: "bizim gözlemlediğimiz tabiatın kendi değildir, sorduğumuz bir soruya karşılık olarak ortaya çıkan tabiatı ancak biz gözlemleyebiliriz."

Ama öyle bir gün gelecekmiş  ve biz de diyecekmişiz ki:  "keşke ölüm her şeyi  bitirmiş olsaydı."