29 Temmuz 2016 Cuma

Eksik şiir

Hayatında bir şeyler eksik kalmalı
Eksik kalmalı hayatın
Çünkü eksik başlayan hayatlar var
Eksilerek gelişen hayatlar var
Senin onlardan neyin fazla
Onların senden neyi eksikti başlarken
Vardıysa bir eksiklik
Kimselerin eksilttiği bir şey değildi o
Kendi eksikti.

SEVGİYİ NEREMİZDE TAŞIYORUZ


"Annesinin isminden ve babasının ellerinden utanan,
yağlarını aldırdığı  vücut bölgelerinde  geniş kraterler oluşmuş, bıyıklı ve kulakları kepçe bir kadın tanıdım. Taksim'den çıktıktan sonra Eyüp'e uğrayıp öyle gidiyor evine ve Yaşar Nuri'nin tarzını çok beğeniyor."
...
Bu yukarıdaki cümleleri Selahattin Yusuf'un Gerçek Hayat isimli dergide 2004 Temmuz ayında yazdığı bir yazısından aldım. Sayfa 31. 23-29 Temmuz.
...
Pilastik cerrahi ile teması olan bir yazı.
Yağlarını aldırmış.
Kulakları kepçe.
Kadının bıyıklı olmasına yapılan vurgudan şunu hissetmek mümkün: yazar kadını sevmemiş bir kere.
Ama kadın da aynı zamanda dindar olmaya çalışan biri belli: hem Eyüp hem de Yaşar  Nuri kelimeleri var yazıda.
Fakat gel gelelim Selahattin Yusuf burada da bir gizli eleştiride bulunmuş.
Aynı yazıyı aynı yazarın yeniden yazabileceğini düşünmek de biraz zor.
...
Birileri insanları üzüyor, eziyor, bundan da değişik tepkileri olan duyarlı insanlar çıkıyor.
Çünkü bıyıklı olmasına rağmen, bıyıklarının varlığı fark ediliyor olmasına rağmen çok sevebileceğimiz kadınlar, yaşlı ninelerimiz de vardır.
Genç ve güzel kadınlar da tamamen bıyıksız değildirler, aldırırlar bir çoğu bıyık bölgesinde çıkan tüylerini.
...
Çirkin veya güzel olmak bir tercih konusu değildir. Güzellik eşit ve adil dağıtılmış bir şey de değildir.
Ama hem Yaşar Nuri beyi,  hem de bıyıkları fark edilen ama  "Taksim'den çıkıp Eyüp'e giden" kadını sevebilecek bir kalbimiz de olabilirdi.
Bunu niye amaçlamadık. ?
Amaçlarımız, ideallerimiz arasına bunu niye sokmadık?
Kimdi buna engel olan?
En çok da kendimizden başka!

27 Temmuz 2016 Çarşamba

BURNU BÜYÜK

Burnu büyük, diye gururlu insanları anlatmak için söylüyoruz.
"Onun burnu Kaf Dağı'nda-kendini beğenmişin bir o" diyoruz mesela.
Burnumuz ilginç bir organ.
İçerisinde vücudumuzda var olan tüm dokulardan örnek var.
Kan damarları, sinirler, kemikler,  kıkırdaklar, salgı yapan bez dokuları, deri, yağ dokusu,  iç yüz örtüsü olarak mukoza dediğimiz doku ve benzerleri. 
Böylece saydığım tüm dokuların  tümörleri burunda gelişebilir.
Nefes almamıza yarıyor ve soluduğumuz havayı bir süzgeçten geçiriyor. Isıtıyor, nemlendiriyor.
Esas olarak burun nefes almaya yarayan bir organdır ve öyle olmalıdır. Eğer tersi olursa yani burun yerine ağızdan nefes alırsak  bu sağlıklı olmaz.
"Aman ne olacak yani öyle de olur böyle de olur" demeyin.
Burundan yemek mümkün olmasa da su içebilir insan ama bu sağlıklı bir yol sayılamaz ve değişik sorunlara yol açacaktır.
İki tane burnumuz yok gibi gözükse de iki burun deliğimiz var ve böylece her iki burun deliğinin aynı anda eşit oranda çalışmadığına şahit olmuşsunuzdur. Bir taraf çalışır bir taraf dinlenir. Buna "nazal siklus" diyoruz. Yani,  burun  iş döngüsü.
Kokuyu da burun vasıtasıyla alıyoruz ve koku alamadığımızda tad duyumuz  da zayıflıyor.
Burun ameliyatı çok sık yapılmakla beraber her zaman başarılı olunan bir ameliyat değildir.
Öyle söylerler ki  "burun ameliyatı yapmak kolaydır, ama güzel sonuç almak zordur".
Güzel burun ameliyatı yapma  becerisi kazanan cerrahlarda burun büyümeye başlar, derken biraz daha yol alınca bunun sıradan bir cerrahi yardım sayılmasının gerekliliğini anlarlar. Yolun sonu gözükünce insanın anlayışı artar. Yolun sonunu görmek ise kısmettir.

17 Temmuz 2016 Pazar

TÜRKİYEDE DOKTORLAR DÜZELMEDEN HİÇ BİR ŞEY DÜZELMEZ

Memleketimizde çok üzücü olaylar meydana geldi.
Beni bu sayfada arayıp,  olan biten hakkında ne düşündüğümü merak eden bir kişi bile olsa ona bir ses olsun diye,  burada yazacaklarımı kayıt altına almakla sorumlu hissediyorum kendimi.

Attar demiş ki: "kimin davulu bayrağı varsa derviş değildir."

Güzel söz.
Kendim de dahil olmak üzere kimler ki kendini tertemiz göstermek gayretindedir, kirlenmiştir.
Bu sabah bir hastam aradı: "hocam  kontrole gelecektik ama şehidimiz var, gelemeyeceğiz kusura bakmayın" diye.

Üniversitelerde tıp fakültelerinde çalışan çoğu hocanın bu durum umurunda değildir. Onlar da kendi şebekelerinin türlü başka sıfatlarla da olsa iyi işlemesini istemek dışında bir şeyin arkasına düşmüş değiller. Böylece sevmiyorlar beni ve benim gibi düşünen insanları. Bu bir paranoya değil. Otuz yıldır bu insanların arasında yol almaya çalıştım. Her bir şebeke bir duvar oldu karşımda.  Duvarların ve şebekelerin renkleri değişikti. Ama hiç birinin okumakla, öğrenmekle, öğretmekle, hastaya yardımcı olmakla, aynaya bakmakla hiç işleri olmadı. Her şeyi biliyorlardı.  Daima bir hesapları vardı. Hala  daha vardır. Emin olun şu ortamda bile vardır.  

Bizler. Doktorlar. En güzel evlerde yaşamak için bu dünyaya gelmiş olanlar. En güzel arabalara binmek için bu dünyaya gelmiş olanlar.  Asla hastalanmak ihtimali olmayanlar.  Siyaset de dahil her şeyi bilenler.  Hastaları koridorda bekletirken içeride eğitim saati yapıyor olmakla gurur sahibi olanlar.  Hastane koridorlarında yüksek sesle konuşmak ve kahkaha atmak hakkı olanlar. Bir üniversite hastanesinde hoca olmasına rağmen hastasına “ben burada ameliyat yapmıyorum” demek hakkını  kendinde   bulanlar. Girmediği ve asistanı  tarafından yapılan ameliyatların   döner sermaye gelirlerini yiyerek semirenler.  Bilmediği bir konuda biliyormuş gibi davrananlar.  Öğlen  saat iki buçukta hastaneden ayrılırken “haydi ben çıkıyorum iyi akşamlar” diyenler.  Acil serviste eli yaralı gelen polis memurunun dikişlerini hemşireye attıranlar.  Polikıliniğe gelen hastasının pansumanını  yardımcı hizmetli kadrosundaki görevliye yaptırmayı iş bilenler.  Asistanlığı boyunca bir kere bile hastanede yatmadan  nöbet tutmuş olmakla övünenler.  Bir üniversitede şebeke gibi yapılanıp yanlarına yeni ve başka bir kimsenin gelmesini asla istemeyenler.  Bu dünyaya kazık çakmış olanlar. Namaz kılsa bile  kendini Allah’a karşı değil de  rektörüne,  başhekimine  karşı sorumlu hissedenler.  İçki içmemeyi  veya  içmeyi dostluk veya düşmanlık kıriteri olarak seçenler. Doktorlar.
Doktorlar düzelmeden kimse düzelmez.

Dua etmek ve hastalara yardımcı olmak dışında elimden bir şey gelmiyor.

12 Temmuz 2016 Salı

MAURİTİUS'A TATİLE NASIL GİDİLİR

Bugün bulog yazılarımın analizine bakayım dedim.
Hastalar, pansumanlar, kan, yara gibi işler arasına bunu sokuyorum böylece biraz nefes alıyorum. Bir de ne göreyim: beni okuyanlar arasında Mauritius'dan bir kimse de varmış.

Mauritius'a ulaşan sesim var, diye sevinebilirim.
Ne güzel. Ortalama ömür 73 sene. Mark Twain bile hakkında söz etmiş ("“You gather the idea that Mauritius was made first, and then heaven, and that heaven was copied after Mauritius."). Dodo adı verilen bir milli kuşları varmış  ama bir ordusu yokmuş. Hediyeleşirken sağ el ile  almak kibarlık sayılıyormuş.
Nüfusu 2 milyondan azmış.
 Yağmurlu veya güneşli bir havanın varlığı anlık bir işmiş Mauritus'da öyle yazıyor bilgi verenler.
850 ile 1250 yuuro arasında değişen bilet fiyatları var ve 12 saat kadar uzakta, yaz kış 20 derece civarında sıcaklığı olan Mauritius'a her mevsim gitmek mümkün.
Parası çok olanlar için çok kolay ve neşeli bir tatil, parası orta olanlar için heyecan verici. Parası az olanlara da fotoğraflara bakmayı tavsiye ederim. Dünya sadece Irak, Türkiye, Suriye, Fıransa, Amerika, ve Çin'den ibaret değil. Dünyada Mauritius gibi yerlerde yaşamak şansı da varken mermilerin, kanların, gözyaşlarının ortasında yaşamak nasıl açıklanabilecek acaba. Bunu Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Bankası, NATO, Avrupa Birliği ve onların saygıdeğer çalışanları nasıl açıklıyorlar acaba.
Dünyada bir cennet hayal etmek belki gerçekten saçma ve gereksiz olabilir ama dünyayı cehenneme çevirmek çok mu sağlam gerekçelere sahip.
Yılmaz Özdil'in 13 Temmuz  2016 tarihli yazısında dile getirdiği hayatımızın gerçeklerine karşı duyarsız kalabilmek için akıl sınırlarını zorlayan gerekçeler üretip  nasıl olup da bu dünyanın nimetlerini ıskaladığımızı düşünmek de mümkün.
Ama İsmet Özel'in yazdığı gibi: "Cenneti dünyada aramanın, ahirettekinden vazgeçme pahasına olduğu dostun da, düşmanın da bildiği bir gerçek." düşünmek de var.
Mauritius'dan Yılmaz Özdil ve İsmet Özel'e uzanan yolda,  bir de içine bir türlü giremediğim konseylere çıkarılıp ameliyat edilen ve ameliyatı 8 saat sürmesine rağmen nefes alamayan çocuğun annesini dinlemek var. Çünkü konseye çıkmak yalandır. Çünkü burun ameliyatının 8  saat sürmesi yalandır. Çünkü oturduğu yerden hava civa atmak peşine düşmüş insanların üniversitede hoca oldukları da yalandır. Yani bunlar tatsız işler.
Sen evvela kendinden başlayacaksın işeri düzeltmeye. Düzeltilecek onca şey var ama aralarında sen kendin yoksun öyle mi? Hiç kimse başkasını düzeltemez. Herkes kendini düzeltebilir.

1 Temmuz 2016 Cuma

ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ 41. MEZUNİYET TÖRENİNİN ARDINDAN

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi 41. Dönem mezunlarını verdi ve bunun için bir tören düzenlendi. Ben kendi mezuniyetimin üzerinden 30 seneye yakın bir zaman geçtikten sonra bir törene katıldım. Bunda çekingen bir  yapıda olmam en büyük rolü oynuyor olsa da içten içe taşıdığım,  bu tür toplantıların samimiyetsiz olduğu  düşüncesi de var. Yıllar geçtikçe, bu tür ortamların samimiyetinden şüphe etmek yerine kendimden şüphe etmeye başladım. Belki de sorunlu olan bendim. Bu düşünce o kadar belirginleşti ki  dün bu törene kendi isteğimle, bir heyecanla  gittim. Hatta salona ilk giren öğretim üyesi bendim. Arkalarda bir yerde oturmuştum ve düzenleme komitesinden bir öğrenci arkadaşım-yeni doktor, beni öne buyur etti.
Güzel bir törendi. Aileleriyle beraber yeni doktorlar cıvıl cıvıldı. Neşeli ve renkliydiler. Bir çok öğrencimizi şahsen tanıyordum. Çok sayıda genç doktor-eski öğrencimle yakın temasım olmuştu. Sık sık görüştüklerim vardı. Bana hediye getirmiş olan, bana mektup yazmış olan vardı. Benim kendisini ameliyat ettiklerim vardı. Bir akrabasını ameliyat ettiklerim vardı. Anladım ki benim bu insanlarda, onların   da  bende bir izi kalmıştı.
Tören boyunca seçilen müziklerin ve seslendirmenin güzel olduğunu söylemeliyim. Merinos Kongre Merkezi  salonları da  çok güzel. Tüm salonun doldurulmuş olması da ayrıca güzeldi. Hazırlama komitesi genel olarak başarılı ve sunucular başarılıydı. Törende hazır halde bulunan aileler ve mezunlar da başarılıydı  ve can sıkıcı pek az   şey  oldu. Hatta olmadı demeliyim. Ama varlığı toplantıyı güzelleştirmeye bir şey katmayan şeyler oldu, onları birazdan yazacağım.
En başarılı bulduğum etkinliği söyleyerek eleştirilerime başlayacağım: 6 sene önce fakülteyi birincilikle kazanan çocuğun babasından konuşma yapması istenmiş, ailelerin tarafından konuya bakmak adına. Vefalı bir hareketti. Benzer şekilde mezuniyet gününü göremeden vefat eden Özge Bayram'ın da  saygı duruşu sırasında anılması güzeldi. Saygı duruşu sırasında perdeye onun ismi yansıdı: Dr. Öz.....
Allahtan rahmet dilerim.
Buna karşılık fakülteyi birincilikle bitirdiği söylenen bir mezuna konuşma hakkı verilmesini doğru bulmadığımı söylemeliyim. Neden?
Bir kere tıp fakültelerinde yapılan imtihanların özellikle sözlü vasfında olanlarında hocaların verdikleri puanlar asla ve asla,  daima hakkaniyetli değildir. Sarışın kızlar iyi puan alır. Tıraşını ihmal etmiş erkekler kötü puana yakın olurlar. Hocanın o günkü moral durumu talebeye sorulacak sorular üzerinde belirleyici olabilir. Üstelik  bu çocukların hepsi değerli. Hepsi  birinci zaten. Bir puan eksik iki puan fazla ne çıkar. Ben eminim ki onların arasında en mahcup duran, en ezik duran bile çok büyük bir cevher taşıyor içinde. Bütün bunları atlayıp bir kişiyi birinci saymak yine de kötü değil ama ona bir konuşma şansı verilmesi gerekli değil. Onun yerine buraya Kenya’dan gelmiş olan kardeşlerimize söz verilebilirdi. Altı sene burada yaşamak  neymiş bir duysaydık. Bu hiç değilse kendimizi düzeltmeye giden yolda yansız bir eleştiri içerebilirdi.
Ben bir erkek olarak , mezunların hem birinci hem ikinci hem de üçüncüsünün kız-bayan  olmasını  tatlı bir sevinçle  karşıladım. Ama bu diğer yandan hocaların kızlara daha  yüksek puanlar vermeye yakın durduklarına da bir delil olabilir.
Birincinin yaptığı konuşmanın içeriğinde de uygun bulmadığım noktalar var: Mesela mevcut  ülkemiz ortamının  kötülüğüne atıfta bulunmak ve buna salondan yanlı bir alkış davetiyesi çıkartmak şık değil. Bu konuları siyasiler halledemiyor,  bu salonda ve bu özel günde biz mi halledeceğiz? Sonra bu tür yanlı konuşmalarla bizimle aynı düşünmeyen insanların fikir değiştirmelerine yol açamayacağımıza göre, hiç değilse bir arkadaşımızın anne veya babasının gönlünün kırılmasına yol açabileceğimizi hatırlamalıyız. Buna değmez. Diğer yandan intörnlerin angarya sayılabilecek çok iş yaptıklarından dert yanmak da şık olmadı. Onların hepsi  intörnlükte  yaşanmalıdır.  Onlar da öğrenilecek şeylere dahildir ama tabii ki öğretim üyesi nezaretinde hasta bakmak işinin daha yüksek oranlara çıkması da iyi olur.
Dekan beyin konuşmasında da birkaç gün önce İstanbul’da cereyan eden terör saldırısına atıfta bulunmak  şık  değildi, gerekli de değildi. Eğer olay bugün olmuş olsaydı bu yakışık alırdı ama  geride kalmış kötü bir olayı  bu güzel güne taşımak  çözüme bir katkı sağlamadığı gibi konuşmanın nerelere gideceği endişesi yaratıyor. Aynı şekilde o günün kandil olması ve kandilimizin kutlanması da gerekli değil. Bunlar ikincil gayeleri olan sözler ve yaklaşımlar. İkincil gayesi olan hiçbir şey böylesine özel bir günde yakışıklı olmaz ve olmuyor.
Bu tür toplantılarda İstiklal Marşımız okunurken zaten fon müziği biçiminde çalınıp söyleniyor olmasına bizler de hafif mırıldanmalarla da olsa eşlik ederiz. Bu bir güzel adettir ve kız erkek fark etmez hepimiz katılırız. O gün  de öyle oldu. Fakat  bir hüzünle şahit olduğum, ısrarla ve inatla dudaklarını oynatmamak için çaba sarf eden en ön sıradaki delikanlıya baktıkça, nasıl olup da Maldiv Adaları’ndan, Kenya’dan Afganistan’dan   buralara kadar gelip de İstiklal Marşına  zevkle eşlik edenlere kıyasla,  memleketimizde yaşayıp, okullarımızda okuyup, hastanelerimizde tedavi görüp,  kendini  farklı bir millettenmiş gibi düşünüp, bayrağımıza ve marşımıza karşı bir duruş sergilemeyi herhangi bir dava olarak algılayanlarımızın varlığı bir süre daha bizi  oyalayacağa benziyor. Bunun,  benzer düşünceye sahip  yaşça büyük   başka insanların  milletvekili, bakan bile   olup meclis çatısı altında   benzer şeyleri yapıyor olmaları  yanında,   bir fakültede mezuniyet töreninde yaşanabiliyor olması da şaşırtıcı değil. İnsanlar kendilerini sakallarıyla, favorileriyle, küpeleriyle   saklamaya çalışsalar da gözleri ve dudakları onları ele verir. İstiklal Marşı’ndan rahatsızlık duyanlar beter olsun.
Her ne kadar sevimli gözükse de  oskar ödülleri dağıtmak adına yapılan seçim başlıklarını neşeli ve sevimli bulmadığımı belirtmeliyim. En güzelimiz neden seçiliyor? Neden birimiz en güzel olmalıymışız? En çirkinimizi de seçmiş olsaydınız bir diyeceğim yoktu. En çirkinin seçilemediği yerde en güzeli seçmek mutlaka yanlış bir seçimle sonuçlanmıştır. Böyle bir törende herhangi bir “en”e ihtiyacımız yoktu.
Yapılan video kayıtlarının ses ve görüntü kalitesi iyi olmadığından  söylenenler bizler tarafından bile anlaşılmadı kaldı ki aile bireyleri tarafından nasıl anlaşılsın.
Son olarak düzenleme komitesinin kendilerine methiyeler düzmeleri de gerekli değildi. Ayakta durmaktan yorulan adaylar adına bir kez olsun empati yaptık mı? Cumhurbaşkanı ve başbakan bir yere gittiğinde yağmurda ilkokul, ortaokul öğrencileri boş yere saatlerce bekletiliyor diye eleştiriyoruz. Bu ondan  farklı değil. Düzenleme komitesi işini kötü yapmak şansına ve hakkına sahip değildir. Belediyelerimizin yollara astıkları o saçma duyurular gibi: “sizin için çalışıyoruz”.
Daha güzel törenlerde buluşmak ümidiyle, hayırlı olsun.

29 Haziran 2016 Çarşamba

İLAÇLARIMIZIN ÇEŞİTLERİ

Net olarak iğne olan, hap yutması gerekenlerimize kıyasla, farklı ilaçlar alanlarımız olduğunu da düşünebiliriz: şarkı dinlemek şeklinde ilaç almak, film izlemek şeklinde ilaç almak, futbol izlemek şeklinde ilaç almak   da var sayılabilir.
Alışveriş de bir tür ilaç almak gibi. Dizi film izlemek  yine öyle.
Yarışma purogramı izlemek, bir başka biçimde ilaç almak.
Şimdi mesela,  diyorlar ki evlilik purogramlarındaki insanlar düzmece öykülere sahipler, para karşılığı bu işi yapıyorlar. Peki olsun ama bu bilindiğinde izleyici kitlesi azalacak mıymış? Hayır. Onu beklemek doğru olmaz. Belki bir gün purogramlar toptan kaldırılabilir ve kimse de üzülmez ama var olduğu sürece izlenmeye devam eder. Neden çünkü bazı insanların o tür ilaçlar kullanmaları gerekiyor.
Bazen insanların hasta olmaya  bile   ihtiyaçları   oluyor.